ReKLaMLaRıMıZ

ReKLaMLaRıMıZ

'Bugünlerde okuyacak iyi bir şeyler var mı?'

 

Bilineni yetkinleştirmek

25/11/2011

Edebiyatımızda iyi romanlar ve öyküler bugün de az değil, çoğalması için uygun bir ortam da oluşmuş durumda

 

SEMİH GÜMÜŞArşivi

 

Edebiyatımızın günümüzde öne çıkan en belirgin dört yolundan biri, anlatılanı, dolayısıyla bir hikâyenin kurgulanmasını önemsemek, bu arada klasik biçimleri yenilemek biçiminde tanımlanabilir. Bu tanıma bakılırsa, kolay görünüyor, çünkü geleneksel bir çizginin günümüzdeki devamından söz ediyoruz. Oysa bu yüzden çetindir bu yol. Kolayca tanımlanabilen ve uzun bir geçmiş boyunca bizim edebiyatımızda da sayısız örnekle anlatılabilecek bir edebiyat anlayışından, yaratım biçiminden, demek ki yinelendiğinde gereksizleşebilecek, yenilendikçe anlamı çoğalacak bir biçimden söz ediyoruz.

Bugünün genç yazarı ‘Aşk-ı Memnu’ gibi roman yazmayı düşünmez, Yakup Kadri’nin yazdıklarını örnek almaz, Orhan Kemal’i okuyup kendine yakın bulur, ama onun günlük hayatın içine soktuğu edebiyatı oradan çıkarmayı amaçlar, Ahmet Hamdi Tanpınar’ı ustaları arasında en başa koysa bile, ondan aldığı etkileri kendi yaratım sürecinde eritmeye çalışır. Özellikle 1980’den sonra geçmişle arasındaki kopukluğu kendi yaratıcılık serüveni için olumlu bir fırsata dönüştüren genç kuşaklar içinden, gene o büyük geçmişi kendilerine özgü biçimlerde sürdürmeye çalışan yazarlar çıkmıştı ki, bunların en önemli ikisi olan Orhan Pamuk ile Mehmet Eroğlu, bugün yazdıklarıyla da günümüz edebiyatının niteliğine önemli katkılar yapıyor. İkisi de verimliliklerini nitelikli romanlarla sürdürüyor.

Bu arada belleklerde derin izler bırakan gerçekliğin romanını yazmaya çalışan yeni yazarlar da var ki, Ayhan Geçgin özellikle belirtilmeli. Üstelik 1980 döneminin gençlerini, bir ayağını geçmişe uzatarak anlatmak, aradığımız, ama pek bulamadığımız tutumlardandır. Ayhan Geçgin, son zamanlarda ne yazıldığını soranlara verilecek en iyi örnekler arasında. Yazdığı üç romanın da bu yazının başında belirttiğim, gerçekçi, alışılmış biçimlerin uzantısı olduğu söylenebilir elbette. Kurmaca biçimler içinde yenilikler bulma arayışı yok onun, ama kendi biçimi içinde çok sağlam bir yapı kurmak, iyi örülmüş bir hikâye kurgulamak da asıl amacı. Bunu, ayrıca çok sağlam bir dil içinde yapıyor. Bunlar da bir yazarı içinde bulunduğu edebiyatın ortalama değerlerinden ayırmaya yetmezse, ki yetmez, bakış açısına bakılabilir. Ayhan Geçgin, yayımlanan üç romanıyla hem romanın belli bir konu, sorun ve hikâye üstüne kurulup hem de klasik biçimin bugün nasıl yetkinleştirilebileceğini gösterdi. Üç romanında da belli bir sorun çevresinde üç ayrı hikâye kurguladı, siyasal bir çıkış noktası var anlattıklarının ve onları da kendine özgü bir bakış açısıyla aldığı için, yazdıkları kendi türünde nitelikli örnekler olarak okunuyor. Bu arada üçüncü romanı ‘Son Adım’da bu kez ülkenin doğusuna doğru gidiyor ve öyle görünüyor ki, ilk üç romanında hiç indirmediği düzeyde, yeni bir romanla çıkagelecek.

Derin çizgilerden çıkmak
Hem geçmişten gelen egemen anlayışın, sözgelimi Sait Faik ile Sabahattin Ali’nin bireşimi içinden çıkıp hem de yeni biçimlerden yararlanarak tümüyle kendine özgü bir anlatı dünyası kurmak, üstesinden kolay gelinebilecek bir yaratım serüveni değil. Eski kuşakların gölgesinden yararlanmak iyi, ama oradan çıkıp kendi dikili ağacının altında yaşamaktır asıl olan. Mehmet Zaman Saçlıoğlu tam böyle bir noktada. Belki onu iyi tanıyan, sınırlı bir okur çevresinin ilgi alanında kaldığı için, yazdıkları yeterince değerlendirilemedi, ama sözgelimi ‘Beş Ada’ adlı kitabındaki öyküler, üstünde adamakıllı durmayı gerektiriyor. ‘Beş Ada’daki öyküleri bir türün içine sıkıştırmak yerine, her sözcüğü üstünde durmayı gerektiren yazınsal metinler olarak alınmalı. Gizemli hikâyeleri ve taşıdıkları tuhaf ve çekici atmosferleriyle de önemli olan bu öykülerin Latin Amerikalı yazarları hatırlattığı da söylenebilir. Mehmet Zaman Saçlıoğlu’nun son öykü kitabı ‘İki ve Keçi’ de bu arada.

Ayfer Tunç’un asıl kaygısı da yeni arayışlar içinde olmak yerine, sağlam öyküler ve romanlar yazmak. Bu kaygısı yazdıklarından anlaşılıyor. ‘Taş-Kâğıt-Makas’ ile ‘Aziz Bey Hadisesi’nden ‘Evvelotel’e, bugüne, kusursuz öyküler yazma tutkusundan sonra yazdığı romanları, Ayfer Tunç’u bu yazıda nitelikli örneklerini saptamaya çalıştığım anlayışın değerli yazarları arasına sokuyor. Biçimsel yenilikler onun için de önemli elbette, ama öne çıkan özelliği bu değil. Onda asıl önemli olan, kendi dilini kusursuzca kullanmak, başından sonuna okurun özenle okumasını gerektiren kurgulara sahip olmak, yazdıklarının daha önce yazılmamış olması –’Suzan Defter’ gibi parlak örnekler. Yenilik arayışımız kesintisiz olacaktır, ama uzun yıllar boyunca okunmayı sürdürecek metinlerin aynı zamanda, biçimi ne olursa olsun, kendi içinde doğru, tam, iyi kotarılmış ve her şeyden önce özgün ve sağlam bir dile sahip olanlar olacağı da unutulmamalı. ‘Yeşil Peri Gecesi’ ya da ‘Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Kısa Tarihi’ romanları da bugün ne yazıldığını merak edenler için gerçek anlamda ilgi çekicidir.

Siyasal olanı yazmak
Hüseyin Kıran, ‘Resul’ romanında tersine bir örnek verdi, ama siyasal hayatın edebiyata yansıdığı yer, çoğun yenilikçi ve biçimsel oyunların dışında duran, yapısı bilinen biçimler içinde kalan romanlar ve öykülerdir. Metnin merkezinde yer alan anlam ya da sorun belirgin bir önem taşıdığı için, onu iletmek asıl amaç olarak öne çıkar, öteki yazınsal öğeleri gözardı etmeden. 1980’den sonra gelen genç ustaların, bugün de verimini büyük bir canlılıkla sürdürenlerinden olan Mehmet Eroğlu’nun romanlarını böyle bir yerde görebiliriz. Mehmet Eroğlu genç kuşaklardan değil artık, ama bugünkü edebiyatımızı olumlu örneklerle anlatmak istediğimizde, onun romanlarını da önümüze koymalıyız. Mehmet Eroğlu, ilk romanları ‘Geç Kalmış Ölü’ ve ‘Issızlığın Ortasında’daki anlayışından uzaklaştı. Özellikle son on yıldaki verimi, yaşadığımız hayatın değişimini karşılamaya çalışan romanlarıyla oluşuyor. ‘Yarım Kalan Yürüyüş’, ‘Zamanın Manzarası’, ‘Belleğin Kış Uykusu’ ve sonrakiler, ülkenin son dönemindeki hızlı değişimin yazınsal karşılıklarını yaratmayı amaçlıyor ki, yalnızca bu bile önemlidir.

Ayşegül Devecioğlu’nun ‘Kuş Diline Öykünen’ romanı ve ‘Kış Uykusu’ öykü kitabı, ülkenin 1980’lerden sonra yaşadığı baskının içinden çıkan insanların gerçek ve acı hikâyelerini edebiyatın diliyle anlatıyordu ki, bu tür romanlar ve hikâyeler olmadan yaşanmaz. Tam da yaşarığımız siyasal hayatların nasıl yazılabileceğini iyi örnekleyen romanlar ve öyküler yazıyor Ayşegül Devecioğlu.

Mine Söğüt insan hikâyeleri yazıyor. İnsan hikâyeleri yazmak: bir özellik değil elbette, ama Mine Söğüt birbirinden ilginç, alışılmamış, başkalarının yazdıklarında görülmeyecek kişiler, kişilikler anlatıyor ki, alışılmış anlatım biçimleri pekâlâ sıradanlaşabilecekken, onunkiler merakla okunan metinlere dönüşüyor. Bir Mine Söğüt anlatısı diyebilmek için, belki daha çoğunu görmek gerekir, ama bugün ne yazıldığına bakınca, onun yazdıklarından da söz etmeliyiz.

Öte yandan, edebiyatımızın egemen anlayışının ürettiği metinlerin sayılamayacak çoklukta olduğunu hemen söyleyebiliriz. Yüz yıl boynuca yazılanların bazılarından bugün söz de etmiyoruz. Çoğunluğa benzerlik bir yazınsal metni öldürür, unutturur. Yeni biçimleri deneyen yazarlar, ali gitti, veli geldi, diye yazmıyoruz, diyorlar, onların ne yazdığını bir yana bırakalım, doğrudur elbette, düzanlatımı sayısız benzer arasından biri olarak yapmaya çalışmak, yazılanı günün dışına düşürür, kaçınılmazdır bu.

Yazılanı, klasik, geleneksel bir anlayışın içinden çıkmış olsa da, artık bu sözcüklerle nitelenemeyecek bir niteliğe kavuşturmak, sanırım iki düzeyde birden kotarılmalı. İlki, dilin doğru kullanımına öncelik veren, egemen yazınsal dil anlayışının içinde olsa bile, yazarın kendine özgü kullanım biçimlerini üreten, kusursuzluğa varan bir dil ve anlatım biçimine ulaşmak. İkincisi de, yeni sorunları, çoğunluğun yazdıklarının dışında arayıp onları yazarın kendine özgü bakış açısıyla oluşturmak. Bu ikisini birden bulduğumuz romanlar ve öyküler bugün de az değil, çoğalması için uygun bir ortam da oluşmuş durumda. Gelişme olumlu.

'Bugünlerde okuyacak iyi bir şeyler var mı?'

30/09/2011

Bir zamanlar ödüllendirilmiş, klasikler katına çıkarılmış kitapların büyük bir kısmının adları şimdilerde unutulanlar hanesinde dolaşıyor. Bugün bizim değerli bulduklarımız da bir gün gelecek tahtlarından inecek

 

A. ÖMER TÜRKEŞArşivi

 

Okumaya yeni başlayanlar, yeni derken alfabeyi sökmeyi değil romanlarla yeni yeni tanışanları kast ediyorum, tavsiyelere ihtiyaç duyarlar. Aslında her okuma düzeyi için geçerlidir bu. Kısıtlı zamanın –ve elbette ödenecek paranın- hoşa gitmeyecek bir kitaba harcanmasını kimse istemez. İşte bu nedenle edebiyat dünyasını takip edenler ‘Ne okuyalım?’ ya da ‘Bugünlerde okuyacak iyi bir şeyler var mı?’ sorularıyla çok sık karşılaşırlar. Geniş zamanlara yayılacak bir edebiyat sohbeti başlatmak için güzel sorular. Nesnesi aynı olsa bile, cevapların farklı olması şaşırtmasın. Soruyu soranın yaşına, okuma geçmişine, ilgi alanlarına göre her seferinde farklı yanıtlar verilecek bir sohbettir bu. Üstelik insanlığın yüzlerce yıllık kültürel mirasını akılda tutmak kolay değildir. Hele ki yaş ilerlemiş, hafıza eskilere takılıp kalmışsa!..
Hangi alanda yapılırsa yapılsın listeler her zaman ilgimizi çekmiştir. Edebiyatta da öyle. Aslında hiçbir kesinlik taşımadıkları, edebiyat ya da diğer konularda belirleyicilikleri olmadığı halde, kısa süreli tartışmalara yol açarlar. İster başına ‘Dünyanın’ sözcüğünü koyun ister ‘Türkiye’nin’, ‘En İyiler’ listeleri her zaman olumlu/olumsuz tepkiler toplamıştır. Listeyi düzenleyenlerin niteliğinden listeyi hazırlatan yayın organına, siyasi eğilimlerden uluslararası siyasete kadar pek çok şey, bazen komplo mantığıyla didiklenir durur. Oysa, popüler kültürün her alanı bu tarz ‘En İyiler’ listeleriyle doludur. Futbolcular, şarkıcılar, türkücüler, artistler, arabalar, plajlar ve saymakla tükenmeyecek nice insan ve ürün bu listelerde yer almak için yarışır. Oysa kişisel beğenileri yansıtan geçici değerlendirmelerdir bunlar. Her dönemin, her sanat/edebiyat akımının, sanatın/edebiyatın her türünün, her ülkenin ve nihayet her okuyucunun kendine özgü seçimleri olacak ve listeler farklılaşacaktır.
Kültürel alanda kesin doğruluklar yoktur zaten. Bir zamanlar ödüllendirilmiş, klasikler katına çıkarılmış ürünlerin büyük bir kısmının adları şimdilerde unutulanlar hanesinde dolaşıyor. Bugün bizim değerli bulduklarımız da bir gün gelecek tahtlarından inecek. Ama ne önemi var? Önemli olan sevdiğimiz romanları başkalarıyla paylaşmak. Ayrıca eklemek isterim ki önemli olan mutlaka ‘değerli’ romanlar okumak ya da mümkün olduğu kadar çok okumak değil, hem okuma zevki almak hem bu zevki geliştirmektir. Okuma serüveninde değer verdiğimiz insanların, eleştirmenlerin ya da akademisyenlerin etkisi olmakla birlikte, bu bitimsiz serüvene görev duygusuyla çıkmayız. Kimilerinin başyapıt saydığı edebiyat şahaserlerini sevmek, onları şimdiye kadar okumamış olmanın utancıyla okumak zorunda da değiliz. Tekrar ediyorum; hiç kimsenin herkes için geçerli hazır bir okuma listesi olamaz. Listeyi tamamlayacak olan okuyucunun kendisidir. 

Binlerce roman arasında
Cumhuriyet dönemini konu alan okuma listesini hazırlarken iki temel kıstasım var. Birincisi romanların edebi değeri, ikincisi romanın dönemini siyasi, toplumsal, bireysel ve edebi eğilimler anlamında temsil etme özelliği. Ancak Cumhuriyet dönemine geçmeden önce Osmanlı döneminin son yıllarında yazılan ve modern romanın ilk örnekleri sayılabilecek birkaç ismi; Halit Ziya Uşaklıgil’in ‘Aşk-ı Memnu’ ve ‘Mai ve Siyah’, Cemil Süleyman’ın ‘Siyah Gözler’, Mehmet Rauf’un ‘Eylül’, Halide Edip’in ‘Handan’, R.N. Güntekin’in ‘Gizli El’, R. Halit Karay’ın ‘İstanbul’un Bir Yüzü’ romanlarını anmak isterim.
1920-1930 yılları arasında yazılan, ya da sonraki bir tarihte aynı dönemi konu edinen romanlarda en çok rastlanılan tema toplumsal yaşama yönelik eleştiridir. Milli Mücadele anlatıları ise beklenenden çok yazılmıştır. 1920’li yılların meselelerini yansıtmaları bir yana, edebi anlamda da önemli sayılabilecekler arasında Ercüment Ekrem Talu’nun ‘Kan ve İman’ (1924), Halide Edip Adıvar’ın ‘Kalp Ağrısı’ (1924), Reşat Nuri Güntekin’in ‘Damga’ (1924), Yakup Kadri’nin ‘Hüküm Gecesi’ (1927), Mehmet Rauf’un ‘Halas’ (1929) romanları öne çıkıyor.
1930’lu yıllara gelindiğinde, Cumhuriyet idaresi rüştünü ispatlamış ve yukarıdan aşağıya bir yapılanmanın hummalı faaliyeti başlamıştı. Edebiyat -özellikle roman-, kitle iletişim araçlarının yokluğunda, ideolojinin topluma nufus etmesini sağlayacak en uygun silahtı. Ancak bu amaçla kaleme alınmış ‘iyi’ romanların sayısı pek az. Buna karşılık bugün hâlâ yaşarlıklarını sürdürenler mevcut duruma eleştirel yaklaşan yazarların romanları. Peyami Safa’dan ‘Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’ (1930), Mahmut Yesari’den ‘Ölünün Gözleri’ (1933), Şükufe Nihal’den ‘Çöl Güneşi’ (1933), Hüseyin Rahmi Gürpınar’dan ‘Utanmaz Adam’ (1934), Memduh Şevket Esendal’dan ‘Ayaşlı ve Kiracıları’ (1934), Sabahattin Ali’den ‘Kuyucaklı Yusuf’ (1937), Midhat Cemal Kuntay’dan ‘Üç İstanbul’ (1938).
Tek Parti yönetimin siyasi baskılarına rağmen 40’lı yılların iyi romanlarında da bireyin sıkıntılarını dile getiren eleştirel bir ton hakim. Osman Cemal Kaygılı’nın ‘Çingeneler’ (1939), A. Şinasi Hisar’ın ‘Fahim Bey ve Biz’ (1941), Kemal Bilbaşar’ın ‘Denizin Çağrısı’ (1943), Sabahattin Ali’nin ‘Kürk Mantolu Madonna’ (1943), Safiye Erol’un ‘Ülker Fırtınası’ (1944), Nahit Sırrı Örik’in ‘Kıskanmak’ (1946), Reşat Nuri Güntekin’in ‘Miskinler Tekkesi’ (1946), Cevat Şakir’in ‘Aganta Burina Burinata’ (1946), A. Hamdi Tanpınar’ın ‘Huzur’ (1949), Peyami Safa’nın ‘Matmazel Noraliya’nın Koltuğu’ (1949) bu on yıllık dönemin en iyileriydi.
1950’li yıllar, sırtını halkçılık, köylülük söylemine dayamış DP’nin parlak günleriydi. Yazarlar, önce bel bağladıkları bu yeni iktidar sahiplerini, bir süre sonra sert bir biçimde eleştirmeye başladılar. Romanda ezen-ezilen, ya da işçi-burjuva ilişkilerinin sıklıkla yer aldığı bu yıllarda, köyü, kenti, yoksullukları, haksızlıkları gündeme getirenler, Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki baskının ürkekliğini üzerinden atan, ve roman kültürü ile büyüyen yeni kuşak solcu yazarlar oldu. Bu romanlar bir sonraki dönemin habercisi olmakla kalmıyor, romancılığımızın olgunluk dönemine girdiğini de müjdeliyorlardı. Oktay Akbal’ın ‘Garipler Sokağı’ (1950), Attila İlhan’ın ‘Sokaktaki Adam’ (1953), Erhan Bener’in ‘Acemiler’ (1954), Orhan Kemal’in ‘Bereketli Topraklar Üzerinde’ (1954), İlhan Engin’in ‘Göç Yolları Tıkadı’ (1955), Tarık Buğra’nın ‘Siyah Kehribar’ (1955), Yaşar Kemal’in ‘İnce Memed’ (1955), Erhan Bener’in ‘Yalnızlar’ (1956), Refik Halit Karay’ın ‘Kadınlar Tekkesi’ (1956), Attila İlhan’ın ‘Zenciler Birbirine Benzemez’ (1957), Kemal Tahir’in ‘Yediçınar Yaylası’ (1958), Orhan Kemal’in ‘Vukuat Var’ (1958), Kemal Bekir’in ‘Yabancılar’ (1958), Necati Cumalı’nın ‘Tütün Zamanı’ (1959), Yusuf Atılgan’ın ‘Aylak Adam’ (1959) romanları öne çıkıyor. 

Darbeden darbeye
60’lardan 70’lere, bir darbeden bir darbeye kadar geçen süre, Cumhuriyet döneminin en uzun on yılları arasındadır. Hayatın her alanındaki kıpırdanmalar edebiyata da yansımış, gerek konu gerek roman anlayışı açısından dikkate değer gelişmeler kaydedilmiştir. Dönemin önemli romanları; Erdal Öz’den ‘Odalarda’ (1960), Tahsin Yücel’den ‘Mutfak Çıkmazı’ (1960), Erhan Bener’den ‘Kedi ve Ölüm’ (1961), Kemal Bilbaşar’dan ‘Ay Tutulduğu Gece’ (1961), Reşat Nuri Güntekin’den ‘Kavak Yelleri’ (1961), A. Hamdi Tanpınar’dan ‘Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ (1962), Orhan Kemal’den ‘Eskici ve Oğulları’ (1962), Yaşar Kemal’den ‘Yer Demir Gök Bakır’ (1963), Melih Cevdet Anday’dan ‘Aylaklar’ (1965), Zaven Biberyan’dan ‘Yalnızlar’ (1966), Fakir Baykurt’dan ‘Kaplumbağalar’ (1967), Nazım Hikmet’ten ‘Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim’ (1967), Sevgi Soysal’dan ‘Tante Rosa’ (1968), Suat Derviş’ten ‘Ankara Mahpusu’ (1968), Bilge Karasu’dan ‘Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı’ (1970), Sevgi Soysal’dan ‘Yürümek’ (1970), Yaman Koray’dan ‘Büyük Orfoz’ (1970)...
1971-1980 arası 12 Mart edebiyatının ve toplumcu gerçekçiliğin egemen olduğu, edebiyatın belki de en yakıcı tartışmalara konu edinildiği yıllardı. Bu dönemin unutulmazları şöyle sıralanıyor; Yılmaz Güney’in ‘Boynu Bükük Öldüler’ (1971), Çetin Altan’ın ‘Büyük Gözaltı’ (1972), Oğuz Atay’ın ‘Tutunamayanlar’ (1972), A. Hamdi Tanpınar’ın ‘Sahnenin Dışındakiler’ (1973), Adalet Ağaoğlu’nun ‘Ölmeye Yatmak’ (1973), Oğuz Atay’ın ‘Tehlikeli Oyunlar’ (1973), Yusuf Atılgan’ın ‘Anayurt Oteli’ (1973), Ayhan Bozfırat’ın ‘Dört Yol Ağzındaki Ev’ (1973), Aziz Nesin’in ‘Tatlı Betüş’ (1974), Füruzan’ın ‘47’liler’ (1974), Melih Cevdet Anday’ın ‘İsa’nın Güncesi’ (1974), Selçuk Baran’ın ‘Bir Solgun Adam’ (1975), Sevgi Soysal’ın ‘Şafak’ (1975), Vedat Türkali’nin ‘Bir Gün Tek Başına’ (1975), Ferit Edgü’nün ‘O’ (1976), Peride Celal’in ‘Üç Yirmi Dört Saat’ ( 1977), Adalet Ağaoğlu’nun ‘Bir Düğün Gecesi’ (1979), Çetin Altan’ın ‘Bir Avuç Gökyüzü’ (1979’ , Melih Cevdet Anday’ın ‘Raziye’ (1979), Pınar Kür’ün ‘Asılacak Kadın’ ( 1979), İrfan Yalçın’ın ‘Fareyi Öldürmek’ (1980), Oktay Rifat’ın ‘Danaburnu’ (1980), Tarık Dursun K.’nın ‘Alçaktan Uçan Güvercin’ (1980)... 

Değişim başlıyor
80’lerden 2000’lere kadar geçen zaman romancılığımız için bir arayış dönemidir. Hem önceki dönemin ustalarının hem de genç yazarların belki de kariyerlerinin en iyi ürünleri verdikleri bu yıllardan akılda kalan romanlar; Tezer Özlü’nün ‘Çoçukluğun Soğuk Geceleri’ (1981), Orhan Pamuk’un ‘Cevdet Bey ve Oğulları’ (1982), Zeyyat Selimoğlu’nun ‘Tutkunun Köşeleri’ (1982), Latife Tekin’in ‘Sevgili Arsız Ölüm’ (1983), Vüsat O. Bener’in ‘Buzul Çağının Virüsü’ (1984), Bilge Karasu’un ‘Gece’ (1985), Leyla Erbil’in ‘Karanlığın Günü’ (1985), Orhan Pamuk’un ‘Beyaz Kale’ (1985), Leyla Erbil’in ‘Mektup Aşkları’ (1988), Vüs’at O. Bener’in ‘Bay Muannit Sahtegi’nin Notları’ (1991), Hasan Ali Toptaş’ın ‘Gölgesizler’ (1994), İhsan Oktay Anar’ın ‘Puslu Kıtalar Atlası’ (1995), Hasan Ali Toptaş’ın ‘Kayıp Hayaller Kitabı’ (1996), Sabri Gürses’in ‘Boşvermişler’ (1996), Orhan Pamuk’un ‘Benim Adım Kırmızı’ (1998), Murat Yalçın’ın ‘Hafif Metro Günleri’ (1998), Yaşar Kemal’in ‘Bir Ada Hikayesi I’ (1998), Ahmet Karcılılar’ın ‘Yağmur Hüznü’ (1999)...
Ve 2000’li yıllar. Edebi değerden önce roman ve yazar sayısındaki artışın dikkat çektiği, türlerin ve konuların çeşitlendiği, satış rakamlarının patladığı, çok satan yazarların görünürlük kazandığı, hepsinden önemlisi edebiyatımızın Nobel edebiyat ödülüyle taçlandırıldığı bu döneme ilişkin liste, kuşkusuz tartışma yaratabilir. Bu nedenle biraz daha geniş tutmaya çalışacağım. İşte son on yılda severek okuduklarım arasında öne çıkanlar: Barış Bıçakçı’dan ‘Herkes Herkesle Dostmuş Gibi’ (2000), Cahide Birgül’den ‘Geceye Uyananlar’ (2000), Leyla Erbil’den ‘Cüce’ (2001), Elif Şafak’tan ‘Bit Palas’ (2002), Mahir Öztaş’tan ‘Bir Arzuyu Beslemek’ (2002), Mehmet Eroğlu’ndan ‘Zamanın Manzarası’ (2002), Murat Uyurkulak’tan ‘Tol’ (2002), Hakan Bıçakcı’dan ‘Rüya Günlüğü’ (2003), Haldun Çubukçu’dan ‘Bütün Aşkların Gömüldüğü Yer’ (2003), İbrahim Yıldırım’dan ‘Bıçkın ve Orta Halli’ (2003), Mehmet Anıl’dan ‘Geri Gelmemek Üzere’ (2003), Mine Söğüt’ten ‘Beş Sevim Apartmanı’ (2003), Niyazi Zorlu’dan ‘Hergele Âşıklar’ (2003), Ayhan Geçgin’den ‘Kenarda’ (2004), Murathan Mungan’dan ‘Çador’ (2004), Ayşegül Devecioğlu’ndan ‘Kuş Diline Öykünen’ (2004), Selim İleri’den ‘Yarın Yapayalnız’ (2004), Tayfun Pirselimoğlu’ndan ‘Şehrin Kuleleri’ (2005), Selçuk Altun’dan ‘Annemin Öğretmediği Şarkılar’ (2005), Sema Kaygusuz’dan ‘Yere Düşen Dualar’ (2006), Doğan Yarıcı’dan ‘Kıyıda’ (2007), İhsan Oktay Anar’dan ‘Suskunlar’ (2007), Mahmut Şenol’dan ‘Çerkes Adil Paşa’nın Tahsildarlık Günleri’ (2007), Orhan Pamuk’tan ‘Masumiyet Müzesi’ (2008), Tahir Musa Ceylan’dan ‘Kestane Kıranında Kadınlar’ (2008), Hüseyin Kıran’dan ‘Resul’ (2008), Ayfer Tunç’tan ‘Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Tarihi’ (2009), Cem Kalender’den ‘Zamanın Unutkan Koynunda’ (2010), Kamuran Şipal’dan ‘Sırrımsın Sırdaşımsın’ (2010), Nurdan Beşergil’den ‘Mecburi İstikamet’ (2010)...
2011 yılından da birkaç roman ismi vererek bu güç işi bitirelim; Murathan Mungan’dan ‘Şairin Romanı’, Ayhan Geçgin’den ‘Son Adım’, Vecdi Çıracıoğlu’ndan ‘Gemileri Sayan Kedi’, Kemal Varol’dan ‘Jar’ , Göksel Yılmaz’dan ‘Melekler Evi’ , Nur Yazgan’dan ‘Zamanın Kokusu’ , Mahmut Şenol’dan ‘Akhisar Düşerken’ , Burhan Sönmez’den ‘Masumlar’...

 

Edebiyatımız, bugün

28/10/2011

Yazılanların tartışılıp çözümlenmesi, günümüzün fotoğrafını çekmek için tek akılcı yol. Bugünün önde gelen yazarlarını daha çok bizim kuşağımızın yazarlarının oluşturduğu söylenebilir

 

Murathan Mungan

SEMİH GÜMÜŞArşivi

 

Bugün yaşayan edebiyatımızın geçmişine göre durağan, renksiz, kısır ve kısıtlı olduğunu sanmıyorum. Belirgin ağırlığını bir önceki kuşağın taşıdığı; gençlik dönemini tamamlamaya başlayan ikinci kuşağın dinamik biçimde yeni yollar açtığı; edebiyatın ne olduğunu soran, ama belki henüz sorgulamayan genç yazarların kendilerini daha çok göstermeye başladığı; bizden önceki kuşağın ara sıra da olsa hâlâ güçlü metinler yazıp yayımladığı bir dönem içindeyiz.
Gene de yaygın eleştiri: Çok yazılıyor, ama ne yazılıyor.
Şu yanıt verildi: Hem hiç kimseye niçin yazıyorsun denemez, hem de ne kadar çok yazılırsa, iyi metinlerin ortaya çıkma şansı o ölçüde artar.
Asıl olansa, günümüzde yazılanların niteliği elbette. Yazılanların tartışılıp çözümlenmesi, günümüzün fotoğrafını çekmek için tek akılcı yol. Bugünün önde gelen yazarlarını daha çok bizim kuşağımızın yazarlarının oluşturduğu söylenebilir. İlk çentiği buraya atalım. 1980’den hemen önce ortaya çıkan, önceki kuşağın ustalarıyla iç içe yaşayan ve 1980’lerin başlangıcındaki o tuhaf dönemde ilk önemli yapıtlarını vermeye başlayan bu kuşak, bugün sözgelimi ‘Şairin Romanı’ (2011) gibi bir romanın yaratıcısıdır ki, bu roman bana kalırsa edebiyatımızın bugün yerinden bir adım oynamasına yol açacak kadar önemli bir rol oynamış, çoğunlukla yazılana mahkûm kalınmayacağını gösteren güçlü bir örnek olmuştur. Sanırım bir süre sonra yeniden tartışılmaya başlandığında değeri daha iyi anlaşılacak.
Bu yolun başında, Orhan Pamuk ile Mehmet Eroğlu gibi romancılar vardı; geçenlerde A. Ömer Türkeş, “okunması gereken 140 roman”ı sıraladığı yazıda, edebiyatımızın 1980’den sonraki verimini derleyerek tipik bir dönemi değerlendirmek için önemli bir veri sundu. 120 ay için 140 roman önerisi, böylece kayda değer bir verimliliğin de göstergesi oldu. 1980’den bugüne, artık oldukça uzun bir dönem geçti, farklı anlayışlar birbirinin yerini aldı, bugünkü edebiyat anlayışımız başlangıç noktasının görülemeyeceği bir yere geldi, birden çok anlayış kuşağının sonra gelenleri önceki bazılarını eskitti ve kimilerinin kötümserliğine karşın, edebiyatımız çok yönlü ve çok boyutlu bir gelişmeyi genç kuşaklar aracılığıyla sürdürüyor. 

Çok mu yazılıyor?
Dolayısıyla edebiyatımızın hemen bugünkü fotoğrafını çekmek, belirsizlik varsa eğer, görünümü netleştirmek için yararlı olur. Bugüne ilişkin değerendirmelerde, çoğu kez olumsuz yanlar öne çıkar. Bugün, içinde bütün sıcaklığıyla yaşandığı için, hemen hiçbir zaman öncelikle olumlu yanlarıyla tartışılmaz. Sıklıkla deniyor ki: Hem yayımlanan kitapların sayısı büyük bir hızla artıyor, hem de nitelik bu artışla ters orantılı biçimde düşüyor. Niçin iyi romanlar yazılmıyor? Alışılmış bir yargı. 2000’de yayımlanan roman sayısı 140 iken, on yıl sonra 2010’da bu sayı 570 olmuş. Çok mu? Neye göre? Hiç kuşku yok ki, yazılanların ve yayımlananların sayısının çoğalması, o edebiyatın yaşayan değerlerinin güçlenmesini sağlayıp gizilgücünün açığa çıkmasını kolaylaştırır. Gelgelelim, tartışmayı bu düzeyde sürdürmek yerine, bugünkü edebiyatımızın verimliliğine ve niteliğine bakmak, çok daha anlamlı verilere ve sonuçlara götürür.
Dolayısıyla Murathan Mungan’ın ‘Şarinin Romanı’nın, edebiyatımızın bugününü anlattığını söylemek yerine, yalnızca tekil bir örnek olduğunu söylemek mi daha doğru olur? Sanmıyorum. ‘Şairin Romanı’nın niteliğinin bu denli yüksek düzeyde oluşu, Murathan Mungan’ın yaratıcılığı yanında, bugünün yazınsal düzeyini de anlatır. ‘Şairin Romanı’, geleneksel ya da avangard olmayan, roman geleneğinin bütün birikimini içselleştirmiş, içerdiği anlamı izleme biçimi kusursuz, yetkin bir kurguya sahip, Türkçenin bir düzyazı dili olarak ulaştığı yetkinliği gösteren bir roman. ‘Şairin Romanı’, kimilerine göre popüler olanın aşağı ittiği edebiyatımızın, bu doğruysa da, aslında ne yapabileceğini örneklemiş oldu.
Edebiyatımızın son iki kuşağının 1980 öncesiyle dirsek bağı olan ilki, kendini bağımsız bir kuşak olarak var edebilecek niteliği 1990’lara kadar kazanmıştı ve denebilir ki, dönemin edebiyatını da geçen kuşakların usta yazarlarından çok kendi içinden çıkardığı yazarlarla anlatmayı başarmıştı. Sonra gelen kuşağın en belirgin özelliğiyse, geçmişten büyük ölçüde kopmuş olmasıdır. Bu kopuş doğrusu tam anlaşılamadı, önce hep olumsuz yanıyla değerlendirildi. Oysa yeni yazarların yeni biçimleri ve yolları bulmaları, onları geçmişe dönük tutan bağların atılmasıyla olasıydı ve böyle de oldu.
Her birini kendi içinde yürüyen yazarlarıyla bir arada anabileceğimiz şu dört ana yol bugünkü edebiyatımızı anlatabilir:
1. Düzyazının olanaklarını dil içinde geliştirirken yeni biçim arayışlarının nitelikli örneklerini vermeye çalışmak.
2. Ne anlatıldığını, dolayısıyla bir hikâyeyinin kurgulanmasını önemsemek, bu arada klasik biçimleri geliştirmek.
3. Son kertede yalınlıkla çokanlamlılığı birleştirmek, dolayısıyla anlatım biçimini olduğu kadar, anlamı da önceden bilinenlerin dışında aramak.
4. Yenilikçi arayışları deneysel ya da postmodern biçimler içinde aramak. 

Yenilikçi yazının izinde
Birinci grupta, başlangıçtan bugüne aynı anlayış içinde kararlılıkla kalan yazarların yanında, zaman içinde bambaşka biçimlere yönelenler de var. Sözgelimi Hasan Ali Toptaş’ı iki dönemi içinde değerlendirmek yerinde olur. ‘Bin Hüzünlü Haz’ (1998) ile ‘Uykuların Doğusu’ (2005), onun şimdi içinde bulunduğu yazınsal anlayışı anlatıyor ki, kimileri için postmodern bir yazar olan Hasan Ali Toptaş’ı, dil içinde yaşayan bir geçmodernist olarak görmek daha doğru olur sanırım. Ayrıca bu iki roman, günümüzde Türkçenin bir edebiyat dili olarak birçok yazara da uzanan yeni anlatım biçimlerini gösterir. Sözgelimi Sema Kaygusuz’un iki romanı, ‘Yere Düşen Dualar’ (2006) ile ‘Yüzünde Bir Yer’i (2009) de aynı yerde düşünebiliriz. Dilleri yer yer anlamın önüne geçerek okunan romanlar, etkilerini kendileri dışında da gösteriyor. Ayrıca bu romanları ‘Şairin Romanı’nın yanı başında, birbirine uzanırken saptamak da doğru olur –ki orada Murathan Mungan’ın ‘Çador’u (2004) da var.
Latife Tekin’in ‘Unutma Bahçesi’ (2004) ile ondan önceki romanı ‘Ormanda Ölüm Yokmuş’ (2001), anlamı dil içinde yoğunlaştırmak ne demektir, bunun iki örneği. Her ikisi de son dönemin önemli romanları arasında. Bir bakıma, Latife Tekin’in yaratıcılık düzeyini ‘Aşk İşaretleri’ ve ‘Muinar’ın üstünde tutan, ‘Sevgili Arsız Ölüm’ün yanına taşıyan romanlar. Şu farkla ki, bu iki romanı Latife Tekin’in anlamı dışarıda değil, içeride arayan, insanın iç dünyasının anlatısı olarak kurgulanan ve son zamanlarda ne yayımlandığını merak edenlere, el üstünde tutularak gösterilmesi gereken iki önemli örnek.
Mahir Öztaş’ın ‘Bir Arzuyu Beslemek’ (2002) ve ‘Koparıldığımız Topraklar’ (2009) romanları da, hikâyesini ancak dikkatli okumalara açan, özenle yazılmış dilleri yanı sıra, aslında pek kimselere benzemeyen dünyalar getirdikleri için, bugünü değerlendirirken atlanmaması gereken romanlar.
Aslında Mehmet Zaman Saçlıoğlu’nun ‘Beş Ada’ (1997) kitabındaki öyküleri de buraya alabiliriz. Aradan epeyce zaman geçmesine karşın, 2009’da yayımlanan ‘Sur ve Gölge’yi de düşününce, Saçlıoğlu’nun alışılmamış hikâyeleri kendine özgü bir dil içinde kurgulayan tutumunu da yakından izlemek gerekir.
Hakan Şenocak ile Aslı Erdoğan’ın kendi olgunluk zamanlarını gösteren ‘Naj’ ile ‘Kırmızı Pelerinli Kent’, büyülü dünyaları ve özel dilleriyle çok önemliydi, ama son yıllarda başlangıçtaki o verimlilik düzeyinde kalamamaları, bugünkü edebiyatımızdan iki dişin eksilmesi gibi geliyor bana. Adını andığım bu iki kitap, son kuşakların neler yazabileceğini örnekleyen iki önemli kitap olarak okunmalı.
Aslında hiçbir yere bağlanamayacak bir yazar olarak gitgide kendini daha çok gösteren Faruk Duman da bu yolda yürüyor. ‘İncir Tarihi’ (2010) romanı bugün yazılanların çeşitliliğini gösteren önemli bir örnek. Hem geleneksel anlatılardan yepyeni biçimlerde nasıl yararlanılabileceğini gösteriyor, hem de dilin yenilenip zenginleştirilmesinin parlak bir biçimini.
Edebiyatımızın bugününün fotoğrafının bir bölümünü gösteren örnekler bunlar. Bütünü için yazmaya devam...

notoskitap.blogspot.com

ReKLaMLaRıMıZ
Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !